Klasik dönemde savaşların birincil sebepleri toprak kazanmak olduğu halde modern çağlara geldikçe ticaret, pazar veya hammade ön plana çıkmıştır. I. ve II. Dünya savaşlarının temelinde ise enerji kaynakları ve yolları bulunmaktadır. Petrol temelli enerjinin önemi geçen yüzyıla göre nispeten azalmasına karşın dünyanın ömrü yettikçe bu alandaki çatışmaların süreceği görülmektedir. Petrol ve doğalgaza dayanan endüstrinin daha uzun yıllar varlığını korumasının zorunluluğu yanında petrol türevlerinden oluşan sanayi hammaddeleri de önemini korumayı sürdürecektir.

Dünya savaşlarında Musul-Kerkük, Azerbaycan ve Körfez kaynaklarıyal ilgili rekabet dikkat çekmiştir. Günümüzde küresel güçler arasında uluslararası ticaret temelli kavgalar önemini korumaktadır. Başkanlık seçimi sürecinde ABD’nin dış ekonomik ilişkileri temelli aşırı söylemler, Trump’ın seçilmesinde etkili olmuştur. Her ne kadar yeni başkanın va’d ettiği birçok konudaki adımları geri tepti ise de kamuoyunun ekonomik hassasiyeti önemini korumaktadır. Bu bağlamda ABD-AB ekonomik entegrasyonunun (TTIP) rafa kaldırılmış olması sayesinde Türkiye de rahat bir nefes almıştır. Zira böyle bir anlaşma yürürlüğe girdiği takdirde AB ile Gümrük Birliği ilişkisi içinde bulunduğu halde karar sürecinde yer almayan Türkiye’nin aleyhine bir süreç başlayacaktı. Trump’ın Kongre onay sürecindeki bu entegrasyonu rafa kaldırması, artık bunun gündeme gelmeyeceği anlamına gelmemektedir. Bu aşamada Türkiye’nin AB ile Gümrük Birliği ilişkilerini, kısa sürede AB üyeliği beklentisini kenara bırakarak eşit şartlarda, tarafların çıkarını koruyan bir çerçeveye oturtması için gerekli girişimlerde bulunması lazımdır.

Trump seçim sürecinde Rusya ve Putin’e olumlu mesajlar göndermiş, muhtemelen bunun da ABD seçmeni nezdinde olumlu puanı olmuştur. Normal şartlar altında çatışma temelli söylemlerin kamouyunda pek de sıcak karşılanmadığı siyaset sosyolojisinin bulgularındandır. Buna karşın ABD’nin, etkisi altındaki ülkelerde çıkarlarını korumasının bir ayağı küresel tehdittir ki bu da günümüzde Rusya’dır. Dolayısıyla saldırgan, yayılmacı, tehditkar bir Rusya, ABD’nin örneğin Avrupa’da etkinliğini sürdürmesi, NATO masraflarına diğer ülkeleri daha fazla katması için gerekli bir araçtır.

ABD’de son haftalarda petrol üretimi ve bu alandaki yatırımları hızla artarken fiyatların düşmesi beklenmektedir. New York merkezli yatırım ve danışmanlık kuruluşu Goldman Sachs’in raporunun başlığı ilginç: “Petrol, teslim olmaya başladı”. Belirtmek gerekir ki teslim olan petrol olmayıp ekonomisi petrole bağlı olan Rusya, İran, hatta Suudi Arabistan gibi ülkelerdir. Petrol fiyatları düştükçe bu ülkelerin uluslararası politikada ABD’ye karşı güç kaybetmeleri kaçınılmazdır. Şüphesiz petrol fiyatlarının özellikle Ukrayna krizi sonrasında hızla düşmesinde Washington’ın katkısı büyüktür. Bu düşüş, klasik arz-talep dengesinin çıktısından ziyade, “Uluslararası Politik Ekonomi” kurallarının geçerli olduğu, hedef politikalara göre ekonomiyi yönlendirmenin sonucudur. Bu anlamda arzın artması veya talebin daralması, doğal ihtiyaç veya üretim programlarının neticesi olmayıp fakat güçlü tarafın arz veya talebi araç olarak kullanması demektir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya’nın ric’at dönemi Putin iktidarı ile sona ermiştir. Putin önce geri çekilmeyi durdurarak Rusya Federasyonu bünyesinde Moskova’nın kontrolünü, daha önce kabul ve beyan edilen anayasal veya demokratik ilkeleri yok sayarak tahkim etmiştir. Sonraki aşamada eski Sovyet cumhuriyetleri üzerinde “Yakın Çevre Politikası” ile yeniden etkinlik kurma sürecine girmiştir. Suriye örneğinde olduğu gibi Sovyet döneminin nüfuz bölgesindeki etkinliğini adım adım yeniden tesis etmiştir. Rusya açısından masraflı bir alan, Kuzey Kutbu’ndaki Alakurtti (muhtemelen Türkçe kökenli bir yer ismi) askeri üssünün 2015’de tamir edere yeniden hizmete açılması, sadece vatan parçasına yönelik bir vefa borcundan ibaret değildir. Çünkü bu devasa ülkenin çok daha önemli ekonomik ve askeri sorunları olup kutup bölgesi için acil bir tehdit de sözkonusu değildir. Son haberlere göre zaman zaman eksi 40 dereceye düşen iklim şartlarında üsdeki askeri varlık gittikçe arttırılmakta, bölgeye sınırı olan ülkelerle on yıllardır süren egemenlik tartışmasına noktayı koyma hazırlıkları yapılmaktadır.

Rusya, buzlarla kaplı olan kuzey kutup bölgesinde, nükleer enerji ile çalışan buzkıran gemilerle seyrü sefer yapabilme yeteneği en yüksek ülkedir. Bununla bereaber Alaska kıyıları nedeniyle ABD, Kanada, Danimarka, Norveç, İzlanda ve Finlandiya gibi ülkelerin de bu bölgede kıyıdaşlıktan kaynaklanan hakları bulunmaktadır. Kıta sahanlığı veya Münhasır Ekonomik Bölge gibi Deniz Hukuku alanları açısından bakıldığında Rusya’nın payına düşen kısım şu andaki faaliyet alanının oldukça altında kalmaktadır. Öte yandan buzlar eridikçe alttan alta varlığı ortaya çıkan kaynaklar, dünyada henüz keşfedilmemiş petrol ve doğalgaz rezervlerinin yaklaşık üçte birine tekabül etmekte.

Rusya, askeri yatırımlar yanında tartışmalı bölgeye bayrak dikme operasyonunu “egemenlik haklarını korumak” şeklinde deklare ederken okyanus olarak da bilinen bu zengin denizi başkasıyla paylaşmak istemediğini açığa vurdu. Buna karşın ABD savunma bakanı ise bir bölgeyi terketmenin kendi çıkarlarıyla bağdaşmayacağını söyleyerek Rusya’ya “hele dur bakayım” mesajını verdi.

Mevcut petrol üretimi ve tüketimi, Kuzey Buz Denizi’ndeki kaynakların bir an önce işletilmesini ekonomik bulmamaktadır. Ancak ABD’nin ekonomisi, petrol ve doğalgazdaki fiyat düşüşüne karşı oldukça güçlüdür. Her halükarda teâmül haline gelen kıta sahanlığı veya Münhasır Ekonomik Bölge kapsamında bu deniz Rusya’ya bırakılmayacaktır. Kıtalararası füzelerin konuşlanması ve güzergâhı açısından da bölgenin jeostratejik önemi son derece büyüktür. Öte yandan buzlar eridikçe daha da önem kazanacak olan bölgedeki balıkçılık ve diğer deniz ürünlerinin işletimi de tartışma konusu olacaktır. Bütün gerçekler ışığında Kuzey Buz Denizi’nin, gelecekteki büyük çatışmanın konusu olacağı ortaya çıkmaktadır.

Prof. Dr. Alaeddin YALÇINKAYA  Önce Vatan

Yorum yaz

Yorum yazın!
İsminizi buraya yazın